Çengelköy yalıları hazırlanma süreci içindedir.
Çengelköy yalıları olarak bilinen; Abdullah Paşa yalısı, Amiral Arif Paşa yalısı, Baha bey yalısı, Eram Noel yalısı, Muazzez hanım yalısı, Hatice sultan yalısı, Raif Paşa yalısı, Sadullah Paşa yalısı, Server Paşa yalısı, Seydi ali paşa yalısından günümüze kadar gelebilmiş ve orjinalliğini koruyan çok az sayıda yalı kalmıştır.
Şimdi tarihi zengin ve orjinaline en yakın restore edilen yalıları inceleyelim;
Abdullah Paşa Yalısı: Çengelköy’ün ve Boğaz’ın en güzel yalısından sonra bir diğer güzel ve ilginç yalı olan Abdullah Paşa Yalısı’nı inceleyelim. İstanbul'un işgali sırasında Tarihi Çınaraltı'nda bulunan bu güzel yalı bir zamanlar İtalyan kuvvetleri komutanlığı olarak kullanılmış. Ancak yalının bulunduğu yer italyanlara ait teknelerin yanaşmasına müsait olmadığı için, rıhtımı çok daha mükemmel olan M. Noel'in yalısının önüne yanaşır, bu suretle karaya çıkarlarmış.
Esas adının Hamdullah olduğu sanılan Abdullah Paşa, Çengelköy’ün yerlisidir. Babası Safranbolu’dan gelip buraya yerleşen “Yalnızkürek” Ali Dayı’dır. Yoksul bir aileden gelen Abdullah Paşa ilkin hamlacı olarak Bostancı Ocağı’na yazılıyor, burada yavaş yavaş yükseliyor ve sonunda, 1808’de Bostancıbaşı oluyor.
Asayişle uğraşan bir ocak olan Bostancı Ocağı’nda Abdullah Paşa sert ve otoriter bir disiplin kurmuştur. Ekrem Koçu bu disiplini “ Vak’anüvislerin” o devri tasvir eden diliyle, “Abdullah Ağa erazil ve hayta güruhunun anladığı dili pek iyi bildiğinden gürleyen sesi, hiddet, şiddet ve heybeti ile şehir eşkıyasını pençe-i kahrında titretmiş ve halk arasında büyük bir şöhret kazanmıştır” şeklinde anlatmaktadır.
Paşa daha sonraları sağlık nedenleriyle işini bırakıp bu zamana kadar yaptırdığı Çengelköy’deki yalısına çekilmiştir. Ancak Abdullah Paşa’nın kendi istediği bu emeklilik fazla sürmemiş, bir yıl kadar sonra Sipahi Ocağı’nın Silahtar Bölüğü Ağalığı’na terfi edilmiştir. Bu yıllarda padişah olan II. Mahmud, güvendiği adamları önemli görevlere getirirken düşünmüş olmalı bu tayini.
Bundan bir yıl kadar sonra Kaptan-ı Deryalığa yükseltilen Abdullah Paşa, artık adıyla birlikte anılacak olan “paşa” unvanını da bu terfi ile almıştır. Bundan sonra da sadrazamlığa getirilen Abdullah Paşa’nın sadrazamlığı fazla uzun sürmemiştir. Tophane’de çıkan bir yangında nefer gibi çalışırken duvardan düşmüş ve tedavi için gittiği İzmit’te ölmüştür.
Abdullah Paşa’nın varisleri, oğulları Hasan Paşa ve İzzet Bey, sonra onların kızları Zeynep, İsmet, Hanife, Nazire Hanımlar. Yalı böylece 1907’ye kadar Abdullah Paşa ailesinin elinde kalıyor. Orhan Erdenen’in verdiği tarih 1911 olsa da sonunda yalı Yordan Pavlidis adlı bir Rum tarafından satın alınıyor. Ancak 19. yüzyıl sonlarında yalıya, II. Abdülhamid zamanında, çeşitli resmi görevlerde bulunan “köse” lakaplı Raif Paşa sahip olmuştur. Nitekim DGSA’daki röleve “Raif Paşa Yalısı” olarak kayıtlıdır.
Yordan Pavlidis yalıyı önce yıktırmak istemiş ama sonra vazgeçip günümüzde cephede mevcut olan iki odayı eklettirmiştir. 1946’da ölünce yalı çocukları Zoi, Magdelini, Doreteos ve Pavli’ye kalmıştır.
Şimdileri onarımı bir türlü tamamlanamayan yalının ahşap-bağdadi duvarları 1980 yılından itibaren betona dönüştürülmüş, dışı yine ahşap kaplanmaya başlanmıştır. İki katlı yalının alt kısmında mahzen olarak kullanılan bir subasman katı bulunmakta. Yapının cephesindeki asimetrik oranlama Yordan zamanında eklenen iki oda ile oldukça belirginleşmiş ve cephe oranları tamamen bozulmuştur.
Genel bir bakışla plan şeması olarak da diğer geleneksel tarzdaki yalılardan farklıdır. Haremlik ve selamlık programındaki tutarsızlık kadar esas sofanın köşegenli ucu ve eyvan yerleşimindeki zorlamalar da gözden kaçmıyor. Bütün bunlara rağmen baş oda ve kış odası oldukça özgün bir biçimdedir.
Sadullah Paşa Yalısı: Günümüze kalmış en eski yalılardan olmasının yanında, cephe oranlarındaki kusursuzluk da bu yalıyı önemli kılmaktadır. Yalının Sadullah Paşa’nın kendisinden daha eski, 1770’lerden kalma olduğu tahmin edilmekte. İki katlı yalının ikinci kat çıkmaları eli böğründelerle desteklenir. Geleneksel Türk konutlarında olduğu gibi, iki katında merkezi sofalar ve köşelerde kapıları sofaya açılan sekiz oda vardır. Üst kattaki sofa ise beyzi ve kubbelidir. İçindeki süslemeler, tavan ve duvar resimleri görülmeye değerdir.
350 m2 yüzölçümündeki yalı, barok iç plan üzerinde geleneksel Türk yapı tarzında inşa edilmiştir. Planın ana şemasını boğaza paralel olarak yerleşmiş uzun bir mihver üzerinde karşılıklı iki merdiven ve bu boşluğa açılan 8 oda ve iki eyvan oluşturmaktadır. Merdiven yerleri sofadan kapılarla ayrışmış olup; sofadan görünmekte ve sofanın şekli üzerinde etki yapmamaktadır. Yalıda en dikkat çeken unsurlardan birisi de mermer işçiliğine benzeyen tahta oymalardır.
Üst sofanın biçimi ve kubbesi, barok üslubunda ve oval olmakla beraber, kubbe yine de Türk otağındaki gibi şemsiye şeklinde, ahşap bir iskelet üzerine kurulmuştur. Gök mavisi rengindeki kubbenin süslemeleri de otağ perdelerine ve iplerine benzer. Kubbe göbeği oymalı tahtadandır. Yalının dört köşesinde bulunan odalarda, manzaraya bakan yan yana beşer pencereli cephe boyunca klasik Türk üslubunda sedirler dizilidir.
Her odanın pencerelerine karşı gelen duvarda, yüklüklerle kavuklukların ortasında merkezi birer hücre vardır. Odaların her birinde o devirde yapılan şekilde nişler ve zamanında yapılmış nakışlar bulunur. Bunların arasında şimdiki Topkapı Sarayı ile Sarayburnu arasına yapılmış olan ilk Topkapı Sarayı’nın bir resmi vardır. Odalardaki nişlerin büyük olanlarında o zamanın İstanbul manzaralarını gösterir resimler vardır.
Sedad Hakkı Eldem’in ifadesiyle, “Boğaziçi’nin bu boyda en mamur ve en eski yalısıdır. Beyzi sofası ve nakışlı odaları, bahçe içindeki durumu örneksizdir.”
Sadullah Paşa Yalısı’nın ilk sahibi saray hizmetkarlarından Darüssaade Ağası Mehmed Ağa’dır. Daha sonra yalı Koca Yusuf Paşa’ya geçer. Bina uzun süre Koca Yusuf Paşa ailesinin elinde kalır. Paşa yaşlılığında sadrazamlıktan ayrılmak isteyince III. Selim onu azleder. Tarihçi Cevdet Paşa, Yusuf Paşa’nın padişahın başına gelecekleri sezdiği için istifa ettiği yorumunu yapar. Ama padişah 1805’teki bu istifadan sonra 1808’deki Kabakçı Mustafa ayaklanmasına kadar saltanatını sürdürdü. Yusuf Paşa ise kendisi bu olayı göremeden öldü.
Bostancıbaşı defterinde, yalı, Yusuf Paşa’nın karısı Hanife Hatun’un mülkü olarak görülüyor. Hanife Hatun’un kızı Emine Hanım, Kaptan-ı Derya Seydi Ali Paşa ile evleniyor ve bu yalıda oturuyorlar. Seydi Ali Paşa öldükten sonra Emine Hanım oğlu Hamdi Paşa ile yalıyı paylaşmaya devam ediyor. Hamdi Paşa da, Berberbaşı Hüseyin Ağa’nın kızı Fatma Rehna Hanım ile evleniyor. Babadan kalma serveti idare edemeyen Osmanlı paşalarından olan Hamdi Paşa, Bağdat valisi olmuştur. Ancak bir sarrafa borçlanıp borcunu ödeyemeyince yalıyı satışa çıkarmış ve Ayaşlı Esat Muhlis Paşa da 1851’de yalıyı satın almıştır. Sadullah Paşa, Esat Muhlis Paşa’nın oğludur.
Esat Muhlis Paşa ise Ayaş Müftüsü Hasan Efendi’nin oğluydu. İyi bir devlet adamı olmasına rağmen oğlu Sadullah Paşa onu aşmıştır. Sadullah Paşa Ünlü Tercüme Odasında yetişmiş, Maarif Müsteşarlığı dahil bazı önemli devlet görevlerinde bulunmuştu. V. Murad tahta çıktığında görüşmek üzere kendi kayığını göndererek Sadullah Paşa’yı saraya çağırttı, Mabeyn başkatipliğine getirdi. Paşa’nın yıldızı bu şekilde parlar gibi olsa da V. Murad yerini kardeşi Abdülhamid’e bırakınca, Abdülhamid ağabeyinin bu gözdesini çevresinde istemedi. Paşa önce Filibe’de bir konuyu incelemek üzere Bulgaristan’a gönderildikten sonra Berlin’e sefir tayin edildi.
Abdülhamid’in tahta çıkışından az sonra ünlü “93 Harbi” patlak vermiş, bunun sonunda imzalanan ateşkes ile Ruslar o kadar kazançlı çıkmışlardı ki, Rusya’nın bu durumundan rahatsız olan Britanya diplomatik bir savaş başlatarak konuyu Berlin Konferansı’na taşıdı. Böylece Berlin sefiri olan Sadullah Paşa da yeni antlaşma sürecine katılmış oldu. Macar asıllı Müşir Mehmed Ali Paşa ve Hariciye Nazırı Karatodori Paşa ile birlikte Berlin Antlaşması’nı imzaladı. Sadullah Paşa ile birlikte antlaşmaya imza atan paşalar, Abdülhamid tarafından, Osmanlı’nın etnik ve dini ayrımcılık yapmadığını kanıtlamak için özellikle seçilmişti. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti rahat bir nefes alırken İngiltere ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yeni avantajlar kazanmıştır.
Sadullah Paşa’nın öteki yönü, şairliği, Abdülhamid’in kendisinden hoşlanmamasının belki de bir diğer sebebidir. Sadullah Paşa Osmanlı edebiyat tarihinde maddeci ve pozitivist denebilecek fikirleri şiirde ilk savunan kişiydi. Lamartine’den yaptığı “Göl” şiiri çevirisinden başka, uzun, didaktik ve felsefi “Ondokuzuncu Asır” şiiri ile edebiyat tarihine geçmiştir. Bu şiirinde aklı ve bilimi, teknoloji ve ilerlemeyi yüceltir. Bir Osmanlı aydını olan Sadullah Paşa bu maddeci ilerlemeyi de İslamiyet’in doğrulanması olarak değerlendirir. Ancak bu kadar maddecilik bile Osmanlı muhafazakar maneviyatçılığının yanında radikal kalmaktadır.
Abdülhamid, Paşa’nın kısa bir süre dahi İstanbul’a gelmesini engeller ve 1883’te bu sefer Viyana elçiliğine tayin eder. Sadullah Paşa 1891’de havagazı ile intihar eder. Sadullah Paşa Viyana’daki sefarette havagazıyla kendine kıyarken karısı Necibe Hanım Çengelköy’deki yalıda onun dönmesini bekliyordu.
Necibe Hanım, Ankara Valisi Vecihi Paşa’nın kızıydı ve çok genç yaşta Sadullah Paşa ile, onu çok severek evlenmişti. Bir Osmanlı hanımına yakışan tevazu ve sabırla kocasının yarı-sürgün görevinden geri gelmesini bekliyordu. Kocası yerine ölüm haberi gelince Necibe Hanım akli dengesini kaybetti.
Paşa’nın ölümüne inanmadı ve hep Paşa’nın gençliğinde kendisine yakıştığını söylediği pembe renkte elbiseleri giydi. 1917’de, seksen yaşında öldüğünde ev halkı ve komşular onu bahçede bir hayalet gibi dolaşırken pek çok kez görmüşlerdi. Sadullah Paşa ise eşine bu kadar da sadık değildi; Berlin Sefareti’nde çalışan, intiharına da sebep olduğu söylenen bir Alman hanımla ilişkisi vardı.
Necibe Hanım ölünce oğulları aile açısından pek de hayırlı olmayan bu yalıyı uzaktan akrabaları Mimar Ferit Tek’e sattılar. Ferit Tek yalının bir kısmını restore ettirdi ve bu arada selamlık bölümünü yıktırdı, harem bölümünü muhafaza etti. Onun kızı Emel Esin ile kocası eski büyükelçi Seyfullah Esin yalıyı vakıf mülkü haline getirdiler. Vakıf mülkü olan yalı da bugün varlıklı kiracılar kalmaktadır.
Araştırma yazısı: Erdal Göksu 2006
Yasal uyarı; Bu araştırma çalışması Erdal Göksu tarafından “ÇENGELKÖY HABER” için yapılmıştır ve yalnızca [ÇENGELKÖY HABER.COM] internet sitesinde yayınlanmaktadır. Başka bir internet sitesi veya siteleri üzerinde, yazılı ve veya görsel medyada, elektronik ortamlarda izinsiz olarak yayınlanması ve veya kullanılması ilgili yasa ve veya kanunlar çerçevesinde yasaktır. Ancak bu bilgiler; [www.cengelkoyhaber.com] internet sitesinden alınmıştır şeklinde kaynak gösterilerek ve veya konu ile ilgili sayfa veya sayfalara direk link verilerek kullanılabilir.
|